Osman Ağa Hakkında Gerçekler…

Seyfullah Çiçek

27 Kasım 2020 günü saat 16.00’da hem geçmiş olsun dileklerini iletmek hem de bugünkü “Birgün” gazetesinde çıkan Osman Ağa ile ilgili densiz bir haberi benimle paylaşmak amacıyla Zeytinburnu eski Belediye Başkanı sevgili kardeşim Dr. Adil Emecan aradı.

Sesi haklı olarak çok öfkeli idi.

“Hocam”, olaya ilişkin köşe yazısını sana Whatsapp’dan attım. Kendini iyi hissedersen en iyi cevabı vereceğini düşündüm.” dedi.

Aralarında acizane bizim de olduğumuz aklı selim sahibi gerçek vatansever kalemler 97 yıldır yazmaktan bıktık, onlar bir türlü bıkmadı!

Hani derler ya, “Ne anlatırsan anlat, anlattıkların karşındakinin anladığı kadardır.”

Aynen öyle…

Önce “Birgün” paçavrasındaki Nazım Alpman nam köşe yazarının “Çakıcılara ihtiyacımız var” başlıklı yazısını verelim, ondan sonra, iddialara cevap vermeye çalışalım:

“Devletin resmi kayıtlarına göre “Organize Suç Örgütü Lideri” olarak kabul edilen Alaattin Çakıcı, Türkiye siyasetinin zirvesinde yerini aldı.

2020 yılının kasım ayına kadar “Mafya lideri” olarak anılan Çakıcı, Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na hitaben yazıp sosyal medyadan “kamuoyuna” diye paylaştığı mektup ülke siyasetinin düzeyi konusunda yeni ufuklar açtı!

Bizim memlekette devletin her daim mafyaya karşı kollayıcı bir şefkati söz konusudur. Taa Cumhuriyet öncesinden başlar bu gelenek.

1920’lerde Doğu Karadeniz bölgesinde faaliyet yürüten Topal Osman vardı. Resmi Tarihe göre Milli Mücadeleci bir “kahraman” kabul edilen ve Osman Ağa olarak anılan bu “kahramanın” en büyük özelliği bölgedeki Rum ve Ermenilerin mallarını gasp edip canlarını almaktı.

Halil Ertan’ın İletişim Yayınlarından çıkan “1915’ten 1980’e Karadeniz” adlı kitabında aile büyüğü Gençağa Dede ile yaptığı söyleşi yer alıyor. Gençağa Dede boylu postlu güçlü kuvvetli bir Karadeniz delikanlısıyken Topal Osman’ın yakın koruması-sağ kolu olarak kan ve ateş dolu yılların tanığıdır. Sözü kitaba bırakalım:

-Kurtuluş Savaşı’na nasıl katıldın dede?

-Artık bölgede işimiz kalmamıştı. Trabzon, Ordu, Giresun, Gümüşhane gibi şehirlerden Ermenileri temizlemiştik, Ankara’ya çağırıldık.

-Nasıl gittiniz Ankara’ya?

-Giresun, Samsun, Merzifon, Çorum üzerinden Ankara’ya giderken yolumuzun üzerinde ne kadar Ermeni köyü varsa yine yakıp yıktık. Özellikle Merzifon’da…

-Ne özelliği vardı Merzifon’un?

-Ermeni ahalisi çoktu. Önümüze geleni kurşunladık. Evlere doldurup doldurup yaktık!

-Ankara’ya vardığınızda hiçbir yetkili size kızmadı mı?

-Ben bir şey duymadım. Her şey normal gibiydi!

Buraya ben de bir ekleme yapmalıyım. 2015’te “1915 Tehcir Yolu” belgeselini çekerken Gümüşhacıköy’de yaşayan Ermenilerle konuşmuştum. Onlar anlatmıştı:

-Topal Osman Merzifon’dan buraya gelecekmiş. Bizim Gümüşhacıköylü Müslümanlar, tavukları kesip kanlarını elbiselere bulaştırdıktan sonra Merzifon’a yollamışlar.

-Neden?

-Buradaki Ermenileri Rumları kestik, senin gelmene ihtiyaç kalmadı diyerek bizim büyüklerimizi Topal Osman’dan kurtarmışlar!

Bir sıfır kilometre bilgisi daha vereyim. 1921’de küçük bir çocuk olan yakınım Necmi Ergüney anlatmıştı. Giresun’da Rum erkekleri zincirlere vurulmuş halde sıralı olarak ana caddeden yürüyorlar. Kadınlar ve çocuklar yol kenarına dizilmişler, alçak sesle dualar okuyorlar. Rum erkekleri gemiye bindirilirken Osman Ağa, tapu müdürünü de yanına aldıktan sonra karşılarına oturup soruyor:

-Apostol Ağa sen çiftliğini bana sattın değil mi?

-Evet!

-İmzala şurayı!.. Sen de tanıksın müdür bey değil mi?

-Evet!

Topal Osman beline sıralanmış çiftlik anahtarlarıyla iniyor. Gemiye bindirilen Giresunlu Rumlardan bir daha haber alan olmuyor!

Kahramanlıklar böyle meydana geliyor, yazılınca da “tarih” oluyor.

Devletin temelleri atılırken harcına şiddet, yağma, katliam karılmış bir kere… Biz sadece son yılları görüp-biliyoruz. Bahçelievler katliamcısı Haluk Kırcı’nın nikah şahidi Erzincan Valisi Mehmet Ağar idi. Kırcı ise hem damat hem de firari sanık!

Nasıl kombinasyon ama?

Susurluk’ta bir otomobil bir kamyona çarpınca devletin bağırsakları ortalığa saçıldı. Bir aşiret reisi, bir emniyet müdürü ve ülkücü bir firari sanık aynı aracın içinden çıktılar.

1970’li yılların ünlü ismi Abdullah Çatlı’nın üzerinde Mehmet Özbay kimliği vardı. Bu kimliği de Mehmet Ağar vermişti. Ağar gayet sakin şöyle dedi:

-Ben onu Mehmet Özbay diye tanıyordum!

Yerseniz sorun yok.

Değerli Organize Suç Örgütü Lideri Sedat Peker, Öztürkler nokta kom isimli bir internet sitesi sahibi olarak bin 500 kişilik fiyakalı açılış töreni düzenledi. Birinci Ordu Komutanı Orgeneral Muhittin Fisunoğlu’nun da içinde bulunduğu üst düzey devlet erkânı o kokteylde hazır ve nazır olmuşlardı. 2002 Nisan’ındaki bu organizasyonu Milliyet şu başlıkla vermişti:

-Peker çağırdı ünlüler koştu!

Aradan yıllar geçti Peker, 2015’te Cumhurbaşkanı’na destek vermek için Rize’de “demokrasi mitingi” düzenleyerek güzel bir vaatte bulundu:

-Oluk oluk kan akacak!

2020 itibariyle yurtdışında dinleniyor. Bir boşluk meydana geldi. Oysa devlette devamlılık esastır. Bahçeli bu boşluğu doldurdu.

– Çakıcılara ihtiyacımız var!”

Yazar; Çakıcı ve Peker’le ilgili iddialarında haklı olabilir. Bu durumu zaten biz de zaman zaman eleştiriyoruz.

Amma ve lakin…

Osman Ağa ve Giresun Uşakları söz konusu olduğunda, orada biraz duracaksın, arkadaş!

Ey muhterem, Osman Ağa ve Giresun Uşakları ile ilgili bugüne kadar kaç kitap, kaç makale, kaç belge okudun.

Osman Ağa’nın alaylarından Gençağa Dede diye biri demiş, miş ki…

Tarih, öyle mış, mışlarla yazılmaz.

Belgen var mı, belgen?

Ben “Kurtuluş Savaşı’nın Efsane Kahramanı Milis Piyade Yarbay Giresunlu TOPAL OSMAN (Osman Ağa) kitabımı kaleme alırken 126 kaynaktan yararlandım.

Yine de çok eksiğim olduğunun farkındayım.

Balkan Gazisi, Koçgiri ve Pontus İsyanları’nı bastıran, Sakarya Meydan Muharebesi’nin kaderini değiştiren büyük kahraman, aynı zamanda da TBMM Başkanı Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın özel korumalığını üstlenen gözü pek fedai Osman Ağa’dan bahsederken, önce şapkanı öne eğeceksin, sonra kaleme sarılacaksın!

Bilmediklerini de bilenlerden öğreneceksin!

Geliyorum ipe, sapa gelmez iddialarına cevap vermeye…

Osman Ağa zaten gerek baba ve gerekse kayınpederi tarafından varlıklı bir aileye mensuptu. Maddi anlamda hiçbir sıkıntısı yoktu. Bu nedenle değil tek kuruşluk menfaat sağlaması, üstüne üstlük askerlikten muaf tutulması için babasının yatırdığı bedeli reddederek gönüllü olarak Balkan Harbi’ne gitmiştir.

Kurduğu çetelerin ve alayların silah, cephane, donanım ve yiyecek ihtiyaçlarının çoğunu bizzat kendi malından, mülkünden karşılamıştır.

Yıl 1919, aylardan Mayıs.

Osman Ağa’nın ve birkaç vatanseverin ölü ya da diri ele geçirilmesi için Giresun Savcılığı’na ve Kaymakam Nizamettin Bey’e yazı gelir.

Bu durum, Giresun eşrafı tarafından tepkiyle karşılanır. Bu tepkilerini dile getiren, başta Giresun Müftüsü Muhiddin, Nakibüleşraf Ali, Belediye Reisi Şükrü, Ticaret Odası Reisi Kâşif Efendiler başta olmak üzere üzere 38 kişinin imzasıyla 10 Mayıs 1919 tarihinde Sadaret ve Dâhiliye Nezâreti’ne birer telgraf çekilir. Telgrafta, tehcir edilen Ermeni vatandaşların hiçbirinin zarar görmeleri bir yana, üstelik bu durumun üzüntüyle karşılandığı, şehirden uğurlanırken kendilerine yardımcı olunduğu, kesinlikle öldürme, yağmalama veya gasp gibi fiillerin olmadığı ifade edilerek, bu suçlamaların bazı fesatlar tarafından kin ve düşmanlık uğruna yapıldığına dair yemin edilir. Ancak bir sonuç çıkmaz. İstanbul Hükümeti ne pahasına olursa olsun verdiği hükmü uygulamakta kararlıdır.

Vatansever birer şahsiyet olan Savcı Yolasığmazzade Mehmet Hulusi Efendi ile Kaymakam Nizamettin Bey, durumu Osman Ağa’ya gizlice sızdırarak, şehri terk etmesine ve dağa çıkmasına göz yumarlar. Tomoğlu İsmail Ağa; Hotmanoğlu Kara Mahmut, Hotmanoğlu Vahit ve Petoğlu Kör Abdullah başta olmak üzere 26 arkadaşıyla birlikte Osman Ağa’yı, saklandığı Bilal Kaptan (Kara Bilal)’ın evinden akşam saatlerinde alarak, kayıkla Keşap’a götürürler.Buradan da Tepeköy’e geçerler. Osman Ağa bu arada, Belediye Başkanlığı görevini de geçici olarak vekaleten Dizdarzade Eşref Bey’e bırakır.

Zamanla çetenin sayısı iyice artmaya başlar. Osman Ağa’nın İstanbul’da tahsil yapmakta olan büyük oğlu İsmail de öğrenimini yarıda bırakarak babasının çetesine katılır. Çetenin silah ihtiyacını ise Bilal Kaptan sağlar. Osman Ağa bir defasında Kara Bilal’e 5 bin lira para vererek 120 mavzer ve 5000 mermi temin ettirmişti. Birkaç gün sonra Bilal Kaptan’ı yanına çağıran Osman Ağa ona:

“Kardeşim Hacı Efendiden 250 çuval fındık, 25 çuval iç fındık al, nerede satarsan sat bedeli ile bize silah ve cephane getir” der. (Osman Ağa ve Giresun Uşakları Konuşuyor, M. Şakir Sarıbayraktaroğlu, s.43)

Bilal Kaptan fındıkları Bulgarlar’ın Varna limanında satıp, karşılığında 120 mavzer ve 30 bin mermi ile Giresun’a döner.

Bilal Kaptan’ın Kurtuluş Savaşımız’da buna benzer daha pek çok hizmetleri olmuştur.

Düşünebiliyor musunuz, Osman Ağa, cebinden 5 bin lira veriyor, kardeşinden aldığı fındıkları sattırıyor (İleriki sayfalarımızda Bilal Kaptan’a fındık sattırıp, silah temini konuları devam edecek), karşılığında da silah temin ediyor ve bazı utanmazlar dün olduğu gibi bugün de onu; yol kesen, dağa adam kaldıran bir eşkıyaymış gibi tanıtıp, karalamaya çalışıyorlar.

Başka örneklerle devam edelim:

“…Fakat Osman Ağa’yı en fazla meşgul eden mesele, silah temini oluyordu. Bunun için de her vasıtaya başvuruyordu. İlk silahları ona Batum’dan Gürcü Osman Bey ufak tekne ile yollamıştı.

Hemen arkasından Ahmet Reis’in bu motoruna 60 çuval iç fındık yüklemiş yeniden Kafkasya’ya yollamıştı. Yetmezdi bu silah ona. Bu defa ikinci parti silah Sohum’dan geliyordu. Daha büyük bir tekne ile yollamışlardı. Giresun’a silah yalnız Kafkasya cihetinden gelmiyordu ki! Osman Ağa, daha önce adamlarından Kara Bilal’i yelkenli ile İstanbul’a göndermiş ve oradan da silah ve cephane getirmeğe muvaffak olmuştu. Yalnız İstanbul yönünde ikinci teşebbüs muvaffakiyetsizliğe uğruyor, ihbar üzerine tekne İstanbul’da ele geçiriliyor ve Kara Bilal de güçlükle kaçarak Giresun’a dönebiliyordu. Kazım Karabekir Paşa’nın hatıratında da açıkladığı gibi, 1920 yılının Mart ayında Osman Ağa bu şekildeki teşebbüsleri ile Giresun’a beş bin silah yığmaya muvaffak olmuştu.” (Ö. Sami Coşar, Sakarya Kahramanı Topal Osman s.45) Buna benzer ifadeler E. Menteşeoğlu’nda da (Osman Ağa, s.46) vardır.

Topal Osman Olayı adlı kitabın yazarı Cemal Şener’in tespitleri de şöyle:

“Topal Osman çetesi Karadeniz sahillerinde sürekli artıyordu. Her gün yeni gönüllüler katılıyor, giderek gönüllü birliğinin masrafları da artıyordu. Gönüllü milislerin yedirilmesi, giydirilmesi, silahlandırılması ve diğer ihtiyaçlarının karşılanması için önemli bir bütçeye gereksinim görülüyordu. Bu ise halkın bağış ve katkıları ile gerçekleşiyordu. Halktan toplanan paralardan şikayetçi olanlar da yok değildi. Çünkü, Osman Ağa zorunlu olarak varlıklı kişilerden, daha fazla katkı bekliyordu. Bu isteği yerine getirmeyenlerin ise canını şu veya bu şekilde yakabiliyordu. İşte kendisinden yardım istenen, vermek istemeyen bir kısım esnaf el altından İstanbul ve Padişah yanlısı Trabzon Valisi Kara Galip’e sürekli şikayetlerde bulunuyorlardı. Şikayetlerin esası böyleydi: ‘Giresun’da adam öldüren, yol kesen, haraç alan bir eşkıya türedi. Bu eşkiyadan bizi kurtarın vs.” (s.67)

Mehmet Şakir Sarıbayraktaroğlu’nun verdiği bilgilere göre, 1920’nin Mart ayı. Bir gün Filya adlı 500 tonluk saçtan bir motor Giresun limanına demir atar. Gemicilerin Yunanca ve İtalyanca konuşmalarını anlayan o sırada limanda bulunan Bilal Kaptan, Osman Ağa’yı haberdar eder. Birkaç çete elemanını yanına alan Osman Ağa, gelenleri sorgulamaya alır. Motor mürettebatı, Batum’a benzin almaya gittiklerini, bazı ihtiyaçlarını karşılamak için de buraya uğradıklarını söylerler. İçlerinde bir de kadın vardır. Kadını Yunanistan’a gönderen Osman Ağa, 12 kişiden oluşan mürettebatı ise tutsak olarak alıkoyar. Motora ve kasasında bulunan 1.800 Lira, 600 Dolar ve 700 Rus gümüş Manat’ına da el koyarak, Müdafaa-i Milliye Cemiyeti’nin envanterine kaydettirir. (Osman Ağa ve Giresun Uşakları Konuşuyor, s.101)

Sarıbayraktaroğlu şöyle devam ediyor:

“…Rusya’dan da durmadan silah yardımı alıyordu. Bir gün Rusya’dan seksen tonluk bir Rus çiftesi ile altıyüz elli sandık mermi ve altıyüz adet muhtelif cinslerden mavzer gelmişti. Bu Rus motoru Hacıhüseyin mahallesine gelmiş, denizden kayıkla sandıklar Yalı kahvenin önüne çıkarılıyordu.

Bu motorda yirmi sekiz teneke Rus altını vardı. Altın tenekeleri kağıtla sarılmış, dışarısı ise bez torba idi. Bu silahlar dışarı çıkarken biz de mermi ve silah sandıklarını hamal ve kayıkçıların arkasına kaldırıp yardım ediyorduk. “ (a.g.e. s.110)

Bunlar da Dr. Rıza Nur’un yazdıkları:

“…Ferid (Maliye Bakanı) Osman Ağa’yı, halkı soyuyorsun diye azarladı. Osman Ağa şu cevapları verdi: ‘Beyefendi evet para topluyorum, fakat bir müslümanın bir habbesini almamışımdır. Aldığım hep gavur malıdır. Benim başımda binlerce haşarat var. Bunlar kanlı katil, eşkıya. Dağlarda dolaşıp millete zarar vereceklerine toplayıp düşmanla harp ediyorum. Bunlar yiyecek giyecek ve harçlık istiyor. Devlet şimdiye kadar bunlar için on para verdi mi? Masraflarını verin gavur malına dokunmayayım. Bu Rum’lar bize neler yapıyorlar. Paralarını, canlarını almak helaldir.” (Hayat ve Hatıratım, c.3, s.791)

Sabahattin Özel’in verdiği bir başka bilgi:

“…Osman Ağa’nın emrindeki 47.Giresun Alayı’nda yapılması planlanan ‘genel savaş’ için tüm donanımlarının bir an evvel sağlanması ve her an savaşa hazır olması gerekiyordu. Ankara’da bulunan Osman Ağa, düşünüp taşınıp, Alayın tüm giderlerinin sağlanması için ‘Giresun’daki mallarının’ satılması gerektiğine karar verdi. Önemli olan, malları değil, ülkenin kurtarılmasıydı. Bu nedenle 8 Haziran 1922 tarihinde Giresun Mutasarrıfı Nizamettin Bey’e telgraf çekti.” ( a.g.e., s.277, 29 Haziran 1922 tarihli Vakit gazetesinden alıntı)

Osman Ağa’nın zengin bir aileye mensup olduğunu kitabımızın başında belirtmiştik.

Kaldı ki, Osman Ağa’nın kayınpederi Panaz oğlu Hacı İsmail Ağa da emlak zengini idi. Böyle bir refah içersindeyken; rahatını bozup 10 yıl cepheden cepheye koşmasının, kurduğu alayların silah ve diğer ihtiyaçlarını gerektiğinde kendi fındığını satarak, gerektiğinde yabancı bandıralı teknelere ve bu teknelerdeki silahlara, altınlara, paralara el koyarak ve gerektiğinde de zenginlere salma salarak karşılamasının bir tek nedeni olabilir: “Söz konusu vatansa, gerisi teferruattır”!

O da öyle yapmıştır.

Hele günümüzün vergi yüzsüzleri, soyguncuları, hortumcuları ve vurguncularının sadece ve sadece kendi menfaatleri için yaptıklarıyla kıyaslayacak olursak, vatanın ve milletin kurtuluşu için arada bir zor kullanmak mecburiyetinde kalan Osman Ağa, onların yanında zemzemle yıkanmış kadar temiz kalır.

***

Alınan kararlar doğrultusunda çok geçmeden milli dava için yardım toplanmaya başlanır. Başta Osman Ağa’nın şahsına ait çuvallar dolusu fındık olmak üzere, Rumlardan toplanan teneke teneke şaraplar Rusya’ya satılıp, karşılığında silah ve cephane temin edilmeye başlanır.

***

STEFAN YERASİMOS:

“PONTOSÇULAR KATLİAM YAPIP TÜRKLER’İN ÜZERİNE ATIYORLARDI”

İşte Pontus çetelerinin marifetlerinin bir belgesi. Hem de, Yunan asıllı Türk tarihçi Stefanos Yerasimos (1942-2005) tarafından:

“…Bu kafileye, ilk mola yeri olan Kavak’ta Pontos çeteleri tarafından ateş açılır. İki yüzün üstünde kayıp verir. Pontos çeteleri bu katliamı; Türklerin yaptığı propagandasını yapmak için işlemişlerdi.” (Pontus Meselesi, Toplum ve Bilim, s.43)

“…Altı Türk köyü bu çetelerin kuşatması altında idi. Bunlardan Çağusa köyüne yaptıkları ani bir baskınla kundaktaki bebeler dahil tüm köy halkını katlettiler, mallarını yağmaladılar, köyü de ateşe verdiler. Hemen peşinden Kuşça ve Boyalı köylerini de yerle bir ettiler. Sadece bu son iki köyde öldürülenlerin sayısı 367 idi. Cesaretleri o kadar artmıştı ki, Nebyan dışına da çıkarak vahşetlerine devam ettiler. Öylesine hızlı hareket ediyorlardı ki, çok kısa süre içersinde Oruç, İnke, Garip, Kuyumcu, Alaçam, Almazsa, Çal, Çarin, Terzili, Engiz ve İngazi köyleri de dahil hayvanlarını ve eşyalarını yağmaladıktan sonra insanlarıyla birlikte ateşe verdikleri köylerin sayısı yirmi yediyi bulmuştu.

Bu Nebyan Çeteleri’nin haricinde Samsun ve civarında Ermenilerle işbirliği halinde başka Pontus çeteleri de vardı. Onlar da Nebyan çetelerinden aşağı kalmıyordu.”

(…)

“Rum çetelerinin en kuvvetli oldukları yer Merzifon havalisiydi. Bu bölgede hemen bütün köyleri gece baskınlarıyla soyup yağmaladıktan başka, birçok insanları öldürmüşler, evleri, camileri, samanlıkları yakmışlar; köylerini, hayvanlarını ve köylülerin altın, ziynet ve ev eşyası nevinden bütün mallarını yağmalıyarak kaçırmışlardır. Çeteler yağmaladıkları malların bir kısmını nefislerine tahsis ediyor, bir kısmını da kendilerini teşkilatlandırmış olan kiliselere, metropolitlere gönderiyorlardı. Gerçekten Merzifon, Samsun ve Trabzon’daki vesaikle(belgelerle) bu durum aydınlanmıştır. Çetelere bölge bölge ne kadar nakdi yardım yapıldığına dair birçok liste ele geçmiştir.”

Bir vahşet haberi de, Ladik’ten:

“Rum çeteleri Ladik’in Küpecik köyünü basarak yetmiş kişiyi çeşitli işkencelerle öldürdüler. Genç ve güzel kadınlara taarruz ettiler. Malları yağmaladılar ve evleri yaktılar. Bu da yetmiyormuş gibi köyün kadınlarını beraberlerinde dağa götürdüler. Bir müddet gönül eğlendirdikten sonra birbirlerine bağlayarak üzerlerine gaz döktüler ve küpecik köyünün kadınları çığlık ve feryatlar içinde yanarken, kahkahalar atarak seyrettiler.

(…)Ladik, Gümüşhacıköy, Gümüşmadeniköy, Havza, Köprü, Tokat, Erbaa, Zara taraflarında işkencelere tabi tutarak katlettikleri Türk sayısı da üç ay içinde 3160’ı bulmuş, malları yağmalandıktan sonra da köyleri haritadan silinmişti.”

Yani Osman Ağa, bu vatan hainlerine çiçek mi verseydi?

Gayrı nizami harp usulleri neyi gerektiriyorsa, onu yapmıştır.

Hatta belki az bile yapmıştır!

Onun, gerçek vatansever Rum, Ermeni ve Kürt vatandaşlarımızla en küçük bir meselesi yoktu.

Hatta öyle ki, çok sayıda Rum ve Ermeni arkadaşı vardı.

Aksu’daki marangoz atölyesindeki ortağı da Rum Bavli usta idi.

Bakınız Osman Ağa, aklıselim sahibi gerçek vatanseverler tarafından hangi ünvanlara layık görülmüştür:

“BALKAN SAVAŞI GAZİSİ”

“İSTİKLAL SAVAŞI GAZİSİ”

“ATATÜRK’ÜN VE BU MİLLETİN MUHTEŞEM FEDAİSİ” (Murat Sertoğlu)

“CUMHURİYET ŞEHİDİ” (Gazi Mustafa Kemal Atatürk)

“CUMHURİYETİN BANİSİ” (Gazi Mustafa Kemal Atatürk)

“BATUM FATİHİ” (Hasan İzzettin Dinamo)

“MANGAL YÜREKLİ ADAM” (Hasan İzzettin Dinamo)

“PONTOSCULARIN AZRAİLİ” (Hasan İzzettin Dinamo)

“SAKARYA KAHRAMANI” (Ömer Sami Coşar)

“KARADENİZ BOYLARINDA PONTUS RUM DEVLETİ HAYALLERİNE DARBE VURAN ADAM” (Ömer Sami Coşar)

“MİLLİ KAHRAMAN” (Mahir İz ve Dr.Rıza Nur)

“HALK KAHRAMANI” (Dr.Rıza Nur)

“DESTAN KAHRAMANI” (Falih Rıfkı Atay)

“YENİ KÖROĞLU” (Dr.Rıza Nur)

-GERÇEK BİR KAHRAMAN VE VATANSEVER BİR TÜRK” (Prof.Dr.Faruk Sümer)

“GERÇEK BİR ANADOLU YİĞİDİ, GERÇEK BİR KAHRAMAN,NESİLLERDEN NESİLLERE GEÇECEK EFSANE” (Altemur Kılıç)

“TİMURLENK GİBİ BİR CENGAVER” (37.Fırka Komutanı Miralay Hacı Hamdi Bey)

Ey muhterem!

Senin amacın nedir?

Üzüm yemek mi, bağcıyı dövmek mi?

Kurtuluş Savaşı’nda bizi içimizden vuran bu hainlere karşı bu sempatin nereden kaynaklanıyor?

Dilinin altındaki baklayı çıkar da, bilelim!