Kim sana bir ömür yoldaş olur?

Ayakkabılar beni her yaştan anılarımda duygulandırır. Ayakkabılarım üzerinden anılarda seyahat etmek de benim için oldukça keyifli. Yürümeye başladığımız o ilk yaşlarda alınan ilk çift ayakkabıdan, ölümümüzden sonra kapının önüne konan son çifte kadar hayat hikayemize eşlik eden ve bu yolculukta bizimle şekil alan, değişen, dönüşen, adeta can yoldaşımızdır ayakkabılarımız. 

Ben 78 doğumluyum. 79 en geç 80 yılında ilk ayakkabım alınmıştır muhtemelen. Bizim zamanımızda çocuklara ortopedik ayakkabı alınırdı. Taş gibi, demir gibi, bileği yüksek, eğilip bükülmez cinstendi. Şimdi çocuklarıma alırken doktorlar sıkı sıkı uyarıyor; bastığı zemini hissedecek kadar ince, ayağına taş batmayacak kadar da kalın olmalı. Astarsız bir deri parçasıyla ilk adımlarını atıyor şimdi minikler, benim zamanımdaki astronot gibi yürüyüşleri yok. 

İlk okula başlayınca ayakkabılarım birden değişti. Rengarenk ayakkabılar gitti yerine siyahlar geldi. Bir yaz sonu babannem ile memleketimiz Burdur’da okul alışverişi yapacağız. Ayakkabıcı vitrini önündeyiz. Siyah okul ayakkabıları vitrine çıkmış. Nispeten göz hizamın üzerinde duruyorlar. Göz hizamın altında da espadriller. Hangisini beğendin diye sorunca babannem ben de espadrilleri gösteriyorum. ‘Çaput’ onlar, olmaz dedi benim canım. Olmaz tabii ama çocuğum işte, beğenim sorulunca… Mecbur yukarılara baktım. Bir tanesiyle göz göze geldik. Siyah renkli, babet burunlu, bilekten tokalı. Babanneciğim de beğenmiş olacak ki içeri girip satın aldık. Ertesi günlerde birlikte Ankara’ya yolculuk ettik. Gece indiğimiz terminalde yollarımız ayrıldı şekerimle. Beni Maltepe’ye evime bıraktıktan sonra halamlara Dışkapı’ya gitti. Ertesi sabah okulun ilk günü. Benim ayakkabılar babannemin valizinde kalmış. Sabah uyandık, annem kahvaltı sofrasını kurmuş, kapı çaldı, gelen elinde ayakkabı kutusuyla babannem. Hava alaca karanlık. Bu anı hatırladıkça babannemin fedakarlığı burnumu sızlatır, gözlerim dolar her seferinde. 

Bir yıl öncesi Vize’de okurken buna çok benzer ama tokası olmayan ayakkabım vardı. O ayakkabılarla geçit törenine katılmıştım. İzciydim. O nizami adımları salladıkça ayakkabı ayağımdan fırlardı. Biraz da eğlencesine fırlamasına müsade ederdim. Bizim zamanımızda ayakkabı uzun süre giyelim diye büyük büyük alınırdı. Benzer bir anı da babam da var. Yeni alınmış, pırıl pırıl, makosen ayakkabısıyla vapura binişi, çocuk işte; yerdeki gazoz kapağına tekme atarken ayakkabının fırlayıp havada uçuşu ve denize cup diye düşüşü tüm aileyi her anlatılışında güldürür. 

İlkokul yılları bitti. Ortaokulda yaz tatilinde içimde kalan çaput ayakkabıyı, espadrili aldım. Bembeyaz pamuklu kumaş. Tabanı hasır. Koşup oynarken dakikasında kirlendi tabii. Yeni aldığım bebeklerin ilk saçını yıkayıp keçeleştirmem gibi, espadrili banyoda yıkıyorum ve güneşe koyuyorum kurusun diye. O bembeyaz ayakkabıda sapsarı lekeler oluşuyor. Hevesim kursağımda kalıyor. Üzülüyorum. 

Ardından lise yılları geldi. Harçlıklarımız arttı. Biriktirdiğim harçlıklarla kendime ayakkabı alabileceğim yıllar. Bir bahar ayında Tunalı Hilmi’ye gidiyorum. Kıtır Piliç’in yanından geçip o rengarenk vitrinli mağazaya giriyorum. Açık sarı, astarsız, süet bir ayakkabı ile gözgöze geliyorum. Giymeden, paketiyle eve götürüyorum bir heyecanla. Giymek için en güzel, en güneşli günü bekliyorum. O gün sanıp, giyip evden çıkıyorum. Kızılay’a vardığımda yağmur başlamış, duraklardan yolun karşısına geçen ana caddeyi sel almış götürüyor. Bileğimin üzerindeki suya bata çıka geçiyorum yolu. Akşam olup eve döndüğümde ayakkabılar da ben de perişanız. Ayakkabılar kuruduğunda şekli şemali bir acayip, rengi alacalı olmuş. Ya doğru seçim yapamıyorum satınalırken, ya da giyeceğim yeri ve zamanı seçemiyorum. Aklın bir karış havada olduğu ilk gençlik yılları. 

Spor ayakkabılardan yana yaver giden şansım deri ve makosende beni hep sınıfta bırakıyor. Dedemin elini tutmuşum, Karşıyaka’dan vapura binmişiz, Konak’a gelmişiz. Ağustos ayı. İzmir yanıyor. Asfalt erimiş. İskeleden otobüs duraklarına Mithatpaşa’ya yürüyoruz. Ayak tabanlarım yanıp kavruluyor. Sanki yalınayak basıyorum. Dev gibi dedemin elini tutuyorum ya, sanki bir masaldayız, uçarak geçiyoruz lavların üzerinden. 

Yıllar geçiyor, iş hayatı başlıyor. Ayakkabılar hafif topuklu olmaya ve şıklaşmaya başlıyor. Zarifliği ve ahenkli tıkırtısının yanında zorluğu ve acısı da beraberinde geliyor. İlk ince topuklu ayakkabımı giydiğim gün müdürüm “güvende olduğundan çok emin değilim” benzeri bir şey söylemişti. Kimbilir nasıl komik görünüyordum yürürken. Heves işte… sonrasında daha dengeli ayakkabılar seçmeye gayret ettim. Özel sektörde çalışmak o gençlik hevesi ile birleşince, ayakkabı satın alma çılgınlığına dönüşmüştü. Arsızca, akılla değil duygularla yönetilen tüketim çılgınlığı. Kazandığımı son sınırına kadar harcamam gerekiyormuşcasına.

İş hayatı bitip çocukların peşinde koşmaya başlayınca o narin ayakkabılar önce rafa sonra da gerekli yerlere dağıtıldı. Mevsimlik en fazla iki ama çoğunlukla en rahatından bir ayakkabı ile geçirilen zamanlar, yaşlar geldi çattı. 23 doğumlu, Atatürk’ü görmüş, savaşı, kıtlığı yaşamış, tasarrufu öğrendiğim büyüklerimi hiç örnek almamışcasına tüketim furyasına kapıldığım yıllar geçip, yerini sakinliğe, akla, istesem de istemesem de düşünerek harcadığım yıllara bıraktı. Kaliteli, sağlam, hemen her model ve renk kıyafete uyan rahat bir ayakkabı neyimize yetmiyordu sanki. Biraz kulağı ve gözü kapatmak gerekiyor satın alma isteğini gıdıklayan sosyal medya reklamlarına. 

Ne zaman otoyol kenarında siyah bir lastik ayakkabı teki görsem içim sızlar. Olası bir kaza ve yok olan canlar, ardından ağlayanlar gelir aklıma. Yoksulluk ölümle birleştiğinde daha da canımızı yakar. Ülkemizin gerçeği zenginle fakirin, siyasi ve dini inanışların arasındaki uçurum açıldıkça açılır. Sene 2021, 14 yıl önce gördüğümüz o delik ayakkabı insan olanın kalbini anımsadıkça daha derinden yaralar. 

Ve gün gelir ayakkabın kapının önüne, merdivenlere ya da sokağa bırakılır. İhtiyacı olan alır, görüp geçen bildiği duayı okur, rahmet diler. Taziyeye gelen yakınları bir süre karşılar o çift ayakkabı. Ömür dediğin kaç ayakkabı eskitir bilinmez ama eşlik ettiği anılar zihinlere kazınır.